Siyah Nokta
SİYAH NOKTA
Ne kötü bir gün, bugün. Güneş bile bir
başka yakıyor sanki. Hiç sevmiyorum bu ayı. Elif de neden çıkardıysa beni
balkona. Güneş banyosu yapacakmışım. Ben bu ayın güneşini de istemem yağmurunu
da…
“Anneciğim iyi geldi mi güneş?”
“Beni niye çıkardın buraya, güneş yaktı gözlerimi.”
“Güneşlen diye anneciğim. Hem etrafa bir bak. Hava çok güzel, kuşlar cıvıl
cıvıl ve insanlar...”
“Ne olmuş insanlara, bu sıcakta hiç işleri yokmuş gibi bembeyaz da giyinmiş
hepsi. Düğün mü var bayram mı?”
“Ne güzel işte, insana yaşama sevinci veriyor. Bak şu kadını görüyor musun? Ne
kadar da havalı.”
“Havası batsın. Simsiyah saçlarını beyaz gömleğinin üzerine nasıl da savuruyor.
Kimin yuvasını söndürmeye gidiyor Allah bilir.”
Elif hayal kırıklığı içinde gözlerimin içine baktı. Ben de inadına kaçırdım
gözlerimi. Ben mi dedim beni balkona çıkar diye. İstemiyorum dedim, dinlemedi
beni.
“Allah aşkına anne bu kadar ön yargılı olma, belki işinde gücünde bir
kadındır.”
“Neyse ne… Odama götür beni yoruldum. Ne kötü bir gün bugün, keşke hiç
uyanmasaydım. Elimden gelse bu ayı takvimden komple çıkarırım. Haziran ayından
Ağustos ayına geçsek ne güzel olurdu.”
Elif’in koluma girmesine izin vermeden bastonumdan destek alarak ayağa kalktım.
Kızımın derin nefes alarak yerinden kalkışını seyrettim. Bana katlanmakta
zorlandığı zamanlar hep böyle yapardı. Onu üzmek istemiyorum ama elimden başka
türlü davranmak gelmiyor. Hiç konuşmadan koluma girdi. Odama geçip beni
yatağıma yatırıncaya kadar yüzündeki tükenmişliği seyrettim. Bıkmıştı artık
yaşlı ve huysuz bir kadınla uğraşmaktan, belki de ölmemi istiyordu. Bunu çoğu
zaman ben de istiyorum.
Elif çıktıktan sonra yatağımın yanındaki çantama uzanarak güçlükle çekip aldım.
İçinden aile albümünü çıkardım. Her zaman yaptığım gibi albümün sonunu açtım,
tersten ilerlemek bana kamera kaydını tersten seyretmek gibi gelir. Bir de
insan yaşlandıkça yaşanılanları daha çabuk kabullenir. Bu yüzden acıları da
mutlulukları da geçmişte yaşadıkları kadar yoğun yaşayamaz. Albümün kapağını
kapattığım zaman hafızamda daha yoğun duygular bırakmasını seviyorum.
Büyük torunun düğün fotoğrafları, eşimle olan son fotoğrafımız, çocukların
mezuniyetleri derken işte yine o fotoğrafa gelmişti sıra.
Yaşlı ellerimi yıpranmış fotoğrafın üzerinde gezdirdim. Anneannem, annem, büyük
teyzem, ben ve işte onlar… Elimi ateşe dokunmuş gibi hızla çektim. Gözlerim
fotoğrafın altındaki tarihe kaydı. 7 Temmuz 1943. Sanki fotoğraf birden bire
canlandı. Arkamda duran babamın hemen yanında ayakta duran annem kulağıma doğru
eğilerek fotoğrafçının işaret ettiği tarafa bakmamı söyledi. Onun hemen önünde
oturan anneannem, gülümsememi söylerken fotoğrafçı “Çektim” diye bağırdı. “Tüh!
Ben çocuğa bakarken çıktım” dedi. Fotoğraftakiler bir bir sağa sola dağılırken
ben anneme baktım. Elleriyle terleyen sarı saçlarımı düzeltti. “Şeftali vereyim
mi sana?” dedi.
“Kiraz, kiraz istiyorum” dedim.
Annem beni kucağına alarak evin arka tarafındaki büyük kiraz ağacına doğru
yürümeye başladı. Ön tarafta kalan kalabalığın giderek uzaklaşan seslerine
yavaş yavaş ilgimizi kaybederken, ileride belli belirsiz gelen bir kadın ve
erkeğin gülüşmeleri dikkatimizi çekti. Sanki annem olacakları biliyor ya da
hissediyor gibi adımlarını yavaşlattı. Beni kucağından yere bıraktı. Ceviz
ağacının arkasından kafasını eğdi. Ben de tıpkı annemin yaptığı gibi ceviz
ağacının arkasından baktım. Babam ve bir kadın kiraz ağacının altında
oturuyorlardı. Kadının sırtı bize dönüktü. Simsiyah saçlarını beyaz elbisesinin
üzerinde ışıldıyordu. Babam birden kadının başını tuttu ve dudağından öptü. Bu
sırada annemin bacağına sarılmak için adım atınca kuru bir dala bastım ve “çıt”
diye bir ses duyuldu. Babam başını kaldırdı ve annemle beni gördü. Annem beni
kaptığı gibi koşmaya başladı. Evin ön tarafında anneannem ve büyük teyzem derin
bir sohbetin içindeydi. Annem beni anneannemin kucağına bırakarak koşar
adımlarla eve doğru koştu. Anneannem, Fikriye denilen bir kadının gelininden
çektiklerini anlatırken evimizin tam ortasına düşen yıldırımdan habersizdi. Bir
zaman sonra evden gelen bir sesle herkes ayağa fırladı. Zihnimde belli belirsiz
oluşan anneme ait son görüntü, yataktan sarkan elinden yere düşen ilaç şişesi
oldu. Anneannemin siyah feracesini sıkıca tuttum. Küçülmek istedim. Minik bir
siyah noktaya dönüşerek anneannemin siyah feracesinde yok olmak istedim.
Zihnim çıktığı zaman yolculuğundan hızla geriye dönerken albümü kapatıp çantama
koydum. Sonra yatağımın siyah örtüsünün üzerinde büzüldükçe büzüldüm. Önce
küçük bir kıza sonra da siyah bir noktaya dönüşüp kayboldum.
Bir vakit sonra Elif gelerek akşam yemeğinin hazır olduğunu söyledi. Sesi soğukluğunu yitirmis gibi görünse de eski sıcaklığı da yoktu. Bastonumdan güç alarak doğruldum. Mazinin çığlıklarını sardığı odamdan çıktım. Evi keskin bir nane kokusu sarmıştı. Bunun ne olduğunu çok iyi biliyordum. Ne zaman üzülsem bana bu çorbayı yapardı... Tıpkı anneannem gibi. Masaya otururken bakışlarını bedenimde gezdirdiğini hissedebiliyordum. Ilık çorbadan bir kaşık aldım. Nane aromasının damağımda bıraktığı tat, sıcak bir temmuz günü anneannesinin siyah feracesine karışıp kaybolan siyah noktayı önce bir kız çocuğuna sonra da yaşlı bir kadına dönüştürdü. İçten, çok içten belki de yıllar öncesinden kalma bir hıçkırıkla sarsıldım. Elif elime dokundu.
“Bugün o gün değil mi?”
Konuşmadan baķışlarımı çorba kasesine sabitledim. Uzanarak elimi tuttu.
“Geçecek” dedi.
Elini tutarak dudaklarıma götürerek öptüm ve “Geçti” dedim
.
Geçmişin izleri gölge gibidir. Seninle büyüyüp, olgunlaşır ama etkisi azalmaz. Bu hikaye buna çok güzel bir örnek.
YanıtlaSil